Archive for the Category ◊ Meditasyon ◊

Author: admin
Cuma, Ekim 24th, 2008
Katagorisi: Meditasyon |  Etiketler: | Yorum Yaz
Pilates ve egzersiz ile ilgili tüm sorularınızı ünlü hocamız Barış Çunguroğlu'na BURAYA TIKLAYIP konu altına yorum bırakarak sorabilirsiniz.

Meditasyon-Öncelikle Tekniği Anlayın

Meditasyon tekniklerinin yanlış uygulanması çözemeyeceğiniz karmaşalar yarata-l bilir. Meditasyon sözkonusu olduğunda ne yapacağınızı bilmiyorsanız, hiçbir şeyl yapmayın.

Akıl, çok dolambaçlı, karmaşık, narindir. Ne yapacağınızı bilmiyorsanız, hiçbir şey yapma- manız daha iyidir; zira, bilmeksizin yaptığınız herhangi bir şey, çözemeyeceğiniz karmaşalar yaratacaktır. Hatta ölümcül bile, ölümcül bile olabilir bu.

Eğer akıl konusunda hiçbir şey bilmiyorsanız… Gerçekten de, onun hakkında hiçbir şey bilmezsiniz. Akıl bir sözcüktür sadece. Onun karmaşıklığını bilmezsiniz. Akıl, varolan en karmaşık şeydir; hiçbir şey onunla kıyaslanamaz. En nadir şeydir de; onu yok edebilirsiniz, geri dönüşü olmayan bir şey yapabilirsiniz. Bu teknikler çok derin bir bilgiye, insan aklıyla çok esaslı bir karşılaşmaya dayanır. Her teknik, uzun deneylere dayandırılıyor.

Bunun için unutmayın: Kendi başınıza hiçbir şey yapmayın, iki tekniği birbirine katmayın, çünkü işlevleri farklı, yöntemleri farklı, dayanakları farklıdır. Aynı sonuca uzanırlar; ama, araçlar olarak tamamıyla farklıdırlar. Bazen doğrudan doğruya karşıt olabilir bunlar. Böylece, iki tekniği birbirine karıştırmayın. Aslında hiçbir şeyi birbirine katmayın; tekniği size sunulduğu gibi kullanın.

Onu değiştirmeyin, geliştirmeyin — geliştiremezsiniz; ona getireceğiniz herhangi bir değişiklik ölümcül olabilir.

Bir tekniği uygulamadan önce, onu anladığınız konusunda tamamen uyanık olun. Kafanızın karıştığını düşünüyorsanız ve onun hangi teknik olduğunu gerçekten bilmiyorsanız, uygulamamak daha iyidir; zira, her teknik içinizde bir devrim meydana getirmek içindir.

Tekniği kesinlikle doğru anlamaya çalışın önce. Onu anladıktan sonra uygulayın. Ne yapacağınızı bilmediğiniz zaman, hiç bir şey yapmayın. Yapmamak daha yararlı olacaktır.

Author: admin
Pazartesi, Ekim 20th, 2008
Katagorisi: Meditasyon |  Etiketler: , , , | Yorum Yaz
Pilates ve egzersiz ile ilgili tüm sorularınızı ünlü hocamız Barış Çunguroğlu'na BURAYA TIKLAYIP konu altına yorum bırakarak sorabilirsiniz.

Meditasyon maceradır; insan aklının üstlenebileceği en büyük macera.

Meditasyon yalnızca olmaktır, bir şey yapmak değil — hareket yok, duygular yok, düşünceler yok. Yalnızca kendinsin ve bu, saf mutluluktur. Bu mutluluk, sen hiçbir şey yapmazken nereden gelir? Hiçbir yerden gelmez ya da her yerden gelir. O sebepsizdir, çünkü varoluşun kendisi mutluluk denen şeyden oluşmuştur.

Sen bedensel, düşünsel, tüm düzeylerde hiçbir şey yapmadığında, tüm etkinliklerin durduğunda ve sen sadece ve sadece varolduğunda olan şeydir meditasyon. Onu yapamaz, deneyemez ama yalnızca anlayabilirsin.

Her ne zaman sadece varolmaya vakit bulursan, tüm yaptığın şeyleri bırak. Düşüncelere dalmak, bir şeye konsantre olmak, bir şey üzerinde düşünmek; hepsi bir şey yapmaktır. Hatta bir an için bile olsa hiçbir şey yapmadan merkezindeysen ve son derece gevşemiş durumdaysan; bu bir meditasyondur. Ve bir kez o duruma ulaştığında, o durumda istediğin kadar kalabilirsin — sonuçta da o durumda yirmi dört saat kalman mümkün olur.

Bir kez benliğinin rahatsız edilmeden kalabildiğinin farkına vardığında, yavaş yavaş benliğinin sarsılmamasına dikkat ederek bir şeyler yapmaya başlayabilirsin. Bu meditasyonun ikinci kısmıdır — önce, nasıl yalnızca var olunur ve sonra da küçük eylemler öğrenmek: yerleri temizlemek, duş almak, fakat kendini merkezde tutarak. Sonra da daha karmaşık şeyler yapabilirsin. Örneğin, ben şu an sizlerle konuşuyor olmama rağmen meditasyonum kesintiye uğramıyor. Konuşmayı sürdürebilirim fakat tam merkezimde küçücük bir kıpırtı bile olmaz; orası sessiz, tamamıyla sessizdir.

Öyleyse, meditasyon bir şey yapmanın karşısında değildir. O hayattan kaçınmanı gerektirmiyor. Yalnızca sana yeni bir yaşam tarzı öğretir; sen hortumun merkezi haline gelirsin. Hayatın sürer, hem de daha fazla zevk, daha fazla netlik, daha fazla yaratıcılık, daha fazla bilgelikle birlikte çok daha yoğun bir hal alır ama sen tüm bunların ötesinde, her şeyle aynı mesafede kalırsın, tepelerdeki gözcü gibi etrafında olup biten şeyleri görerek.

Sen yapan değil, gözleyensin.

Meditasyonun tüm sırrı senin bir gözcü olabilmendir. Ağaç yontmak, kuyudan su çekmek gibi şeyler yapıp etmekte herhangi bir sorun yoktur ve bunlar kendi düzeyinde olup bitmeye devam eder. Küçük ya da büyük şeyler yapabilirsin ama merkezden uzaklaşmamak kaydıyla. Bu farkında olma, bu gözlemleme gücü, kesinlikle perdelenmemeli ve kesintiye uğratılmamalıdır.

Musevilikte Hasidizm adı verilen gizemci bir okul vardır. Bu okulun kurucusu Baal Shem eşine az rastlanır birisidir. Her zaman gecenin bir yarısında nehirden geri dönerdi çünkü geceleyin nehir ılık ve sessiz olurdu. Ve orada öylece, hiçbir şey yapmadan, yalnızca kendi benliğini, gözlemciyi gözlemleyerek otururdu. Bir gece zengin bir adamın evinin önünden geçerek geri dönerken, evin bekçisi kapıda durmaktaydı.

Bekçinin, bu yaşlı adamı her gece tam da bu saatte geri dönerken görüyor olduğu için, biraz kafası karışmıştı. Dışarı çıkıp şöyle dedi: “Rahatsız ettiğim için beni bağışlayın ama merakımı daha fazla gizleyemeyeceğim. Gece gündüz sizi düşünmeden edemiyorum. Siz ne iş yaparsınız? Neden nehre gidip duruyorsunuz? Bir çok kereler sizi izledim ve hiçbir şey göremedim; orada saatlerce öylece oturup gecenin bir yarısında da geri dönüyorsunuz.”

Baal Shem de ona: “Gece öylesine sessiz ki ortalık, senin ayak seslerini kolayca duyabiliyordum ve senin beni takip ettiğini biliyordum. Ve senin her gece kapının ardında gizlendiğini de biliyordum. Sanma ki sadece sen beni merak ediyorsun, ben de senin kim olduğunu merak ediyorum. Ya senin işin nedir?” dedi.

“Benim işim mi? Ben basit bir bekçiyim, evi gözlerim.” dedi adam. Baal Shem de ona: “Aman Tanrım, sen bana anahtar sözcüğü verdin. Benim de işim bu!” dedi.

“Fakat ben bir şey anlamadım. Eğer siz bekçilik yapıyor olsaydınız, bir evi ya da bir sarayı falan gözlemliyor olurdunuz. Orada kumların üzerinde oturarak neyi gözlüyor olabilirsiniz ki?” diye sordu.

Baal Shem: “Küçük bir fark var elbette: Sen saraya dışardan girmek isteyebilecek birilerini gözlüyorsun; bense sadece bu gözcünün kendisini gözlüyorum. Bu gözcülük yapan kimdir? İşte hayatımın tüm çabası kendimi gözlemekten ibarettir.”

Adam: “Ama bu oldukça garip bir iş. Bunun için size kim para verir ki?” diye sordu.

“O öylesine keyifli, huzur ve mutluluk verici bir şey ki, bu deneyimin kendisi bir ödüldür zaten. Sadece bir anı bile, hiçbir hazineyle kıyas edilemez,” dedi Baal Shem.

Bekçi de: “Bu çok garip. Tüm hayatım boyunca gözcülük yaptım. Hiç bir zaman böylesine güzel bir şey yaşamadım. Yarın gece ben de sizinle geleyim. Bana da öğretin. Çünkü nasıl gözcülük yapılır, biliyorum — anlaşılıyor ki, sadece farklı bir yöne ihtiyaç var; siz farklı bir yönde gözcülük yapıyorsunuz.” dedi.

Yalnızca bir adım vardır; o da yöne, boyuta ilişkindir. Ya dış dünyaya odaklanabilir ya da gözlerimizi kapatıp tüm bilincimizin içimize doğru merkezlenmesine izin verebiliriz. Ve bileceksin çünkü sen bilensin, sen farkındalığın kendisisin. Onu hiçbir zaman yitirmedin. Yalnızca farkındalığın, bin bir tane şeyin ağına düşüp yakalandı. Farkındalığını takılı olduğu her şeyden kurtar ve kendi içinde huzura ermesine izin ver ve yuvandasın.

Meditasyonun özü, nasıl tanık olunacağını öğrenmekten ibarettir. Bir karga ötmekte … sen dinliyorsun. İki şey var — özne ve nesne. Ancak, her ikisini de görebilen bir tanık olduğunu göremiyor musun? Karga ve dinleyen ama hâlâ her ikisini de gözleyen birisi daha vardır. Aslında böylesine basit bir olgudur bu.

Bir ağaç görüyorsun; sen oradasın, ağaç orada. Ama bir şeyin daha farkında değil misin; ağacı görüyor olduğunu, ağacı görmekte olduğuna tanık olanın varlığını?

İzlemek meditasyondur. Neyi izlediğin önemsizdir. Ağaçları, nehirleri, bulutları, çocukların etrafta oynaşmalarını izleyebilirsin. İzlemek meditasyondur. Ne izlediğin değildir önemli olan; nesnenin bir önemi yoktur.

Gözlemin niteliği, farkında olmanın, dikkatin niteliğidir meditasyonun kendisi.

Yalnızca şunu anımsa: Farkında olmak meditasyondur. Farkında olarak yaptığın her şey meditasyondur. Eylemin önemi yoktur, önemli olan senin eylemine kattığın niteliktir. Tüm dikkatinle yürürsen, yürümek bir meditasyon olabilir. Tam dikkat vererek oturursan, oturma meditasyon olabilir. Kuşların şakımalarını dinlemek bir meditasyona dönüşür, şayet farkında olarak dinlersen. Sadece zihninin içsel sesini dinlemek de bir meditasyondur, dikkatli ve gözlemci kalabilirsen. En önemli şey aslında, uyur gezer halde hareket edilmemesidir. O zaman yaptığın her şey meditasyondur.

Farkındalığın ilk adımı, bedenine elden geldiğince dikkat kesilmektir. Yavaş yavaş kişi her yüz ifadesi, her hareket hakkında hassas ve uyanık hale gelir. Ve sen bunların farkına vardıkça, bir mucize gerçekleşmeye başlar: Eskiden yaptığın bir çok şey kayboluverir; bedenin daha çok rahatlar, dengeye gelir. Bedenini bile derin bir huzur kaplamaya başlar, içten içe bir müzik bedeninde çalınır.

Sonra, düşüncelerinin farkına varmaya başla; aynı şey düşüncelerle de yapılmak durumundadır. Onları ayırdetmek bedeninkinden daha zordur ve elbette ki daha tehlikelidir. Ve düşüncelerinin farkına varabildiğinde, içinde neler olmakta olduğuna şaşıracaksın. Herhangi bir anda aklından geçmekte olan şeyleri kağıda dökecek olursan büyük bir sürprizle karşılaşırsın. İçinden geçmekte olan şeylerin bunlar olduğuna inanamayacaksın.

Ve on dakika sonra yazdıklarını oku — göreceğin şey içinde çılgın bir zihne sahip olduğundur! Çünkü biz, bir yeraltı nehri gibi akmakta olan bu koskoca çılgınlığın farkında değilizdir. O, her ne yapıyor ya da yapmıyor olursan ol; tüm şeyleri, her şeyini etkiler. Ve tüm bunların toplamı senin hayatın olacaktır! Öyleyse artık bu çıldırmış adam değişmelidir. Ve farkındalığın mucizevi tarafı şudur ki, farkına varmak dışında hiçbirşey yapman gerekmiyor.

Onları izliyor olmak demek, onları değiştirmektir. Yavaş yavaş şu çıldırmış adam kaybolur ve düşünceler belli bir örüntü içine girer; onların kaosu kaybolur ve bir kozmosa dönüşür. Ve yeniden derin bir huzur kaplar içini. Bedenin ve zihnin huzura kavuştuğunda göreceksin ki, onlar birbirleriyle uyum içersindeler, aralarında bir köprü var. Artık farklı yönlerde çalışmıyorlar, farklı atlara binmiyorlar. İlk olarak aralarında gerçek bir uyum var ve bu durum üçüncü adıma büyük katkı sağlıyor — bu, duyguların, ruh hallerinin ve hissiyatın farkına varmak demektir.

Bu, ayırt edilmesi en zor olan katmandır ama şayet düşüncelerinin farkında olabiliyorsan, onun sadece bir adım ötesidir. Biraz daha yoğun farkındalığa ihtiyaç vardır ve duyguların, ruh hallerin, hissiyatın üzerinde meditasyona başlarsın. Bir kez, bu üçünün de farkına vardığında, hepsi tek bir olguda birleşir. Ve üçü de artık tek bir şeydir — mükemmel bir biçimde, birlikte işlevlerini yerine getirirler, beraberce mırıldanırlar; sen üçünün melodisini duyumsayabilirsin, onlar bir orkestra haline geldiler artık. Sonra da senin hiçbir şey yapamayacağın dördüncü durum gerçekleşir. O kendiliğinden olur. O, bütünün bir armağanıdır. O, bu üçünü yapmış olanlar için bir ödüldür.

Ve dördüncüsü, kişiyi uyandıran nihai farkındalıktır. Kişi kendi farkındalığının farkına varır — bu dördüncüdür. Bu, kişiyi bir Buda, aydınlanmış kişi yapar. Ancak ve ancak bu uyanış sayesinde bir kimse saadetin ne olduğu bilgisine erişir.

Beden zevki, zihin mutluluğu, kalp coşkuyu tanır, dördüncü ise saadeti. Saadete ermek asıl hedeftir ve farkındalık da ona ulaşan yoldur. Önemli olan şey gözlemci olabilmen, yani gözlüyor olduğunu gözlemeyi unutmaman. Gözlüyorsun … gözlüyorsun … gözlüyorsun. Yavaş yavaş, gözlemci gitgide daha da fazla dayanıklı, dengeli oldukça, sabitleştikçe, hareketsizleştikçe bir dönüşüm başlar. Gözlediğin şeyler kaybolur.

İlk kez olarak, gözlemcinin kendisi gözlemlenen, bakan kişi bakılan olur. Evine vardın.

Meditation — The First and Last Freedom
St. Martins Press, USA

Author: admin
Pazartesi, Ekim 20th, 2008
Katagorisi: Meditasyon |  Etiketler: , | Yorum Yaz
Pilates ve egzersiz ile ilgili tüm sorularınızı ünlü hocamız Barış Çunguroğlu'na BURAYA TIKLAYIP konu altına yorum bırakarak sorabilirsiniz.

Meditasyon yazı dizimize devam ediyoruz meditasyon yazıları alıntıdır.
Yaşamdaki kutuplar medtasyon ve sevgidir…

YAŞAMDAKİ KUTUPLAR BUNLAR, MEDİTASYON VE SEVGİ- nihai kutuplar bunlar.

Yaşamın tamamı kutuplardan oluşmuştur: Olumlu ve olumsuz, doğum ve ölüm, erkek ve kadın, gece ve gündüz, yaz ve kış. Yaşamın tamamı kutupsal zıtlardan oluşmuştur. Ama bu kutupsal zıtlar yalnızca kutupsal zıtlar değildir, aynı zamanda birbirini tamamlayan şeylerdir. Birbirlerine yardım etmektedirler, birbirlerini desteklemektedirler.

Bunlar bir kemerdeki tuğlalar gibidir. Kemerde tuğlaların birbirinin karşısına konması gerekir. Birbirlerine karşı gibi görünürler, ama bu karşıtlık sayesinde kemer inşa edilebilir ve ayakta kalır. Kemerin gücü birbirinin karşısına yerleştirilen tuğlaların kutupsallığına dayalıdır.

Nihai kutupsallık budur: Meditasyon yalnız olma sanatı demektir ve sevgi bir arada olma sanatı demektir. Bütün insan, her ikisini bilen, birinden diğerine olabildiğince kolay hareket edebilen biri demektir. Bu nefes alıp vermek gibidir - güçlük yoktur. Zıttırlar - nefes almanız bir süreç, nefes vermeniz buna zıt bir süreçtir. Ama nefes almak ve vermek tek bir nefesin tamamını oluşturur.

Meditasyonda nefes alır, sevgide nefes verirsiniz. Sevgi ve meditasyon bir aradayken nefesiniz bütündür, eksiksizdir, tamdır.

Yüzyıllarca dinler bir kutbu başarıp diğerini dışlamaya çalıştılar. Meditasyon dinleri vardır, örneğin Jainizm, Budizm -bunlar meditasyon dinleridir, kökleri meditasyondadır. Ve bhakti* dinleri vardır, adanmışlık dinleri: Sufizm, Hassidizm - kökleri sevgidedir. Kökleri sevgide olan bir din sevecek, dua edecek bir “diğeri”ne ihtiyaç duyar. Tanrı olmadan sevgi dini var olamaz, düşünülemez - sevginiz için bir hedefe ihtiyacınız vardır. Ama meditasyon dini Tanrı kavramı olmadan var olabilir; hipotez bir yana bırakılabilir. Bu yüzden Budizm ve Jainizm Tanrı’ya inanmaz. Diğerine ihtiyaç yoktur. Nasıl yalnız, sessiz, kıpırtısız, içinizde tamamen sakin ve sessiz olacağınızı bilmeniz yeterlidir. Diğeri tamamen bırakılmış, unutulmuştur. Bu yüzden bunlar tanrısız dinlerdir.

Batılı teologlar ilk defa Budist ve Jaina edebiyatına rastladıklarında çok şaşırdılar: Bu tanrısız felsefelere nasıl din diyebilirlerdi? Felsefe denebilirdi, ama onlara nasıl din derdiniz? Onlar için anlaşılmazdı, çünkü Yahudi ve Hıristiyan geleneği dindar olmak için gerekli hipotezin Tanrı olduğunu düşünür. Dindar insan Tanrı’dan korkan insandır. Bu insanlar Tanrı yok diyorlardı, dolayısıyla Tanrı korkusu meselesi yoktu.

Batı’da binlerce yıl boyunca Tanrı’ya inanmayan insanların ateist olduğu, dindar insanlar olmadığı düşünüldü. Ama Buda ateisttir ve dindardır. Batılılar için bu çok tuhaftır, çünkü kökleri meditasyonda olan dinler olduğunun farkında değillerdir.

Ve aynısı Buda’nın ve Mahavira’nın takipçileri için de doğrudur. Onlar Tanrı’ya inanan dinlerin aptallığına gülerler, çünkü tüm fikir saçmadır. Yalnızca bir fantezidir, hayaldir, başka bir şey değil; yalnızca bir yansıtmadır. Ama benim için, ikisi birlikte doğrudur.

Benim anlayışım tek bir kutba dayanmaz; benim anlayışım akışkandır. Ben gerçeği her iki yandan tattım: Tamamen sevdim ve tamamen meditasyon yaptım. Ve benim deneyimim şudur: Bir insan ancak her ikisini bildiği zaman bütün olur. Aksi halde yarım kalır, içinde eksik bir şey kalır.

Author: admin
Pazar, Ekim 19th, 2008
Katagorisi: Meditasyon |  Etiketler: | Yorum Yaz

Şunu unutma: Çocukluğunu yeniden kazan. Herkes onun için can atar, ancak hiçj kimse onu yeniden kazanmak için herhangi bir şey yapmaz.

Herkes onun için can atar! İnsanlar çocukluğun cennet olduğunu söyleyip durur ve şairler çocukluğun güzelliği hakkında şiirler yazmaya devam ederler. Seni kim engelliyor? Yeniden kazan onu! Sana, ona yeniden sahip olman için bu fırsatı sunuyorum.

Oyuncu ol. Zor olacak bu çünkü fazlasıyla inşa edildin, yapılandın. Çevrende bir zırh var — onu gevşetmek, rahatlatmak çok zordur. Dans edemezsin, şarkı söyleyemez, zıplayamaz, öylesine bağıramaz, kahkaha atamaz ve gülemezsin. Gülmek istemen durumunda bile, öncelikle ortada gülünecek bir şey olmasını istersin. Basitçe kahkahanı atamazsın. Bir neden olmak zorundadır; ancak o zaman kahkaha atabilirsin. Bir neden olmak zorunda; ancak o zaman ağlayıp gülebilirsin.

Bilgini bir kenara koy, ciddiyeti bir kenara kaldır. Bu günler boyunca kesinkes oyuncul ol. Kaybedecek hiç bir şeyin yok! Bir şey elde etmezsen, hiçbir şey de kaybetmemiş olacaksın. Oyuncu olmakla ne kaybedebilirsin ki? Ama ben sana derim ki: Bir daha asla aynı olmayacaksın.

Benim oyuncu olunmasındaki ısrarım bu nedenledir. Ben seni tam da gelişmeni durdurduğun noktaya geri fırlatıp atmak istiyorum. Çocukluğunda gelişmenin, ilerlemenin durduğu ve sahte olmaya başladığın bir an olmuştu. Belki kızgındın — kızgın, öfke nöbetinde küçük bir çocuk — ve annen ya da baban, “Kızma! Bu iyi bir şey değil!” dedi. Sen doğaldın, fakat bir bölünme yaratıldı ve senin önünde bir seçim vardı: Doğal olmak istersen, o zaman anne babanın sevgisini alamayacaktın.

Bu sekiz günde ben seni doğal olmanın karşısında “iyi” olmaya başladığın o ana geri göndermek istiyorum. Oyuncu ol ve çocukluğuna yeniden kavuş. Zor olacak çünkü maskelerini, yüzlerini bir kenara koymak zorunda kalacaksın; kişiliğini bir kenara koymak zorunda kalacaksın. Ancak unutma, öz kendisini sadece kişiliğin orada yokken ortaya koyabilir çünkü kişiliğin bir hapishaneye dönüşmüştür. Bir kenara at! Acı verecek ama değer çünkü onun içerisinden tekrar doğacaksın. Ve acısız doğum olmaz. Gerçekten yeniden doğmaya kararlıysan; öyleyse, riski göze al.

Yeniden Doğuş İçin Yönergeler

Osho’nun Yeniden Doğuş ile ilgili önerileri aşağıdaki gibidir.

1. Aşama:

İlk saatte bir çocuk gibi davranacaksın, yalnızca çocukluğunun içine gir. Yapmak istediğin her neyse yap — dansetmek, şarkı söylemek, zıplamak, ağlamak, bağırmak — herhangi bir şey, herhangi bir biçimde. Diğer insanlara dokunmak dışında hiç bir kısıtlama yok. Grupta hiç kimseye ne dokunun ne de bir zarar verin.

2. Aşama:

İkinci saatte sadece sessizce otur. Daha fazla tazelenmiş, masum olacaksın ve meditasyon daha kolaylaşacak.

Günde iki saat, yedi gün boyunca yapılacak.

Bu günler boyunca doğduğun andaki kadar cahil olmaya karar ver — yalnızca bir çocuk, yeni bir bebek; hiçbir şey sormaz, hiçbir şeyi tartışmaz, hiçbir şey iddia etmez. Minicik bir bebek olabilirsen, çok şey mümkündür. Hatta imkânsız gibi görünen şeyler dahi mümkündür.

Meditation — The First and Last Freedom
St. Martins Press, USA

Author: admin
Pazar, Ekim 19th, 2008

YETERLİ ALAN

Meditasyonu denemeye başlayacağın zamanlarda telefonunu fişten çekip, kendini bağımsız kıl. Kapına, meditasyon yapıyor olman nedeniyle bir saat boyunca kimsenin kapını çalmaması gerektiğini belirten bir not yaz. Ve meditasyon odasına girerken ayakkabılarını çıkart çünkü kutsal bir yerde yürümektesin. Yalnızca ayakkabılarını da değil, seni meşgul etmekte olan her ne varsa hepsini kapıda bırak. Bilinçli olarak her şeyi ayakkabılarınla birlikte dışarıda bırak. İçeriye bir şeyle meşgul olmadan, boş bir şekilde gir.

Yirmi dört saatten bir saati herkes alabilir. Yirmi üç saati meşguliyetlerine, düşüncelerine, hırslarına, arzularına, gelecek planlarına ver. Bir saati tüm bunların arasından al ve sonunda, yalnızca bu bir saatin aslında hayatının gerçek saati olduğunu göreceksin; şu bıraktığın yirmi üç saatin ise tam bir kayıp olduğunu… Yalnızca bu bir saat kurtulmuş, ve geriye kalanlar ise kaybolup gitmiş.

DOĞRU YER

Meditasyonu kolaylaştıran bir yer bulmalısın. Örneğin, bir ağacın altında oturmak yardımcı olacaktır. Bir sinema salonunun önüne gidip oturacağına ya da bir tren istasyonu platformunda oturacağına, doğaya; dağlara, ağaçlara, nehirlere, Tao’nun hala akmakta olduğu, titreştiği, nabzının attığı, her yöne yayıldığı yerlere git. Ağaçlar sürekli meditasyon halindedir. Sessiz, öylece; meditasyondur bu. Sana ağaç ol demiyorum, bir Buda haline gelmelisin! Fakat Buda’nın ağaç ile ortak noktası, onun bir ağaç kadar yeşil, öz sıvısı ile dolup taşıyor ve kutlama içerisinde olmasıdır — arada bir fark vardır elbette. O bilinçlidir, ağaç ise değil. Ağaç, bilinçsizce Tao içerisindedir, bir Buda ise bilinçli olarak… İşte büyük fark da burada, yer ile gök arsındakindedir.

Fakat, bir de hayal et; güzel kuşların şakıdığı, kumruların etrafında dansettiği bir ağacın yanı başında oturuyorsun, ya da akmakta olan bir ırmağın ve onun akış sesinin veya bir şelalenin ve onun muhteşem müziğinin yanı başındasın…

Kendine henüz doğanın zarar verilmemiş, kirletilmemiş bir yerini bul. Şayet böyle bir yer bulamayacak olursan da yalnızca kapılarını kapayıp kendi odanda otur. Şayet mümkünse evinde meditasyon için özel bir yerin olsun. Sadece küçücük bir köşe bile bu işi görür; yalnız, sadece meditasyon için kullanılması koşuluyla.

Peki neden sadece meditasyon için bir yer — çünkü her tür eylem kendi titreşimlerini yaratır. Eğer bu yerde yalnızca meditasyon yapacak olursan, orası meditatif hale gelir. Her gün meditasyon yaptığında, orası senin meditasyonda olduğun anlardaki titreşimleri içine çekip biriktirecektir. Ertesi gün aynı yere döndüğünde birikmiş olan titreşimler tekrar senin üzerine düşmeye başlayacaktır. Onlar sana yardımcı olur, sana çabanın karşılığını sunar, sana tepki verirler.

Bir kimse gerçek anlamda bir meditasyoncu haline geldiğinde, sinema salonunun önünde, tren istasyonu platformunda oturup meditasyon yapabilir.

On beş yıl boyunca her gün ama her gün sürekli bir şekilde, tren, araba, uçak demeden seyahat edip durdum. Ama hiç fark etmez. Bir kez varlığının içerisinde kök saldın mı, hiçbir şeyin önemi yoktur. Fakat böyle bir şey yeni başlayanlara göre değildir.

Ağaç bir kez kök saldıktan sonra ister rüzgâr essin, ister yağmur yağsın, isterse de bulutlar gök gürültüsü kopartsın, hepsi kabulüdür artık. Tüm bunlar ağaca bütünsellik katar. Fakat ağaç henüz küçük ve nazik iken, küçücük bir çocuk yada yoldan geçmekte olan bir inek bile tehlikeli olabilir; onu yok edebilir.

RAHAT OL

Oturuş öyle olmalıdır ki, bedenini unutabilmelisin. Rahat olmak ne demektir? Bedenini unutabildiğinde rahatsındır. Sürekli bedenin tarafından hatırlatıldığındaysa rahat değilsindir. Bu durumda, sandalyede mi, yoksa yerde mi oturuyor olduğunun bir önemi yoktur. Rahat ol, çünkü bedenen rahatsız olacak olursan, daha derin katmanlardaki saadetleri arzulayamazsın: ilk düzeyi kaçıracak olursan tüm diğerleri sana kapanacaktır. Şayet gerçekten mutlu, dingin olmak istiyorsan, o zaman ilk adımdan itibaren zevk almaya başlamalısın. İçsel esrimeye ulaşmak isteyen bir kimse için temel gereksinim, bedenin rahat olmasıdır.

KATARSİS İLE BAŞLA

Ben hiçbir zaman insanlara sadece oturarak başlamalarını söylemem. Başlamanın kolay olduğu yerden başla. Aksi takdirde, aslında varolmayan gereksiz bir çok şeyi hissetmeye başlarsın.

Eğer oturarak başlarsan, içinde çok rahatsızlıklar hissedeceksin. Ne kadar oturmaya çalışırsan, o kadar rahatsızlık hissedilecektir. Farkına varacağın tek şey çılgın zihnin olacaktır. Bu da sende depresyon yaratacaktır; kendini engellenmiş hissedeceksin, mutlu değil. Aksine, delirmekte olduğunu hissedeceksin. Ve bazen gerçekten de çıldırabilirsin!

Şayet samimi bir şekilde yalnızca oturmak için çaba sarfedersen, gerçekten de çıldırabilirsin. İnsanlar gerçekten, içten bir şekilde bunu denemediklerindendir ki, delirmeler çok sık olmamaktadır. Oturuş pozisyonu vasıtasıyla, içinde varolan pek çok çılgınca şeyi görmeye başlarsın ve eğer yeterince içtenlikli ve dürüst bir şekilde bu işe devam edecek olursan gerçekten çıldırabilirsin. Geçmişte bu, bir çok kereler gerçekleşti. Bu nedenledir ki, engellenme, depresyon, ruhsal rahatsızlık hissi yaratabilecek bir şeyi hiç bir zaman önermem … senin deliliğinin fazlasıyla farkına varmana izin verebilecek hiçbir şeyi. İçinde varolan deliliğin farkına varmaya henüz hazır olmayabilirsin.

Bazı şeyler hakkında bilgi sahibi olman için adım adım ilerlemene izin verilebilir. Bilgi her zaman iyi değildir. Senin onu sindirebilme kapasiten elverdiğince, onun yavaşça göz önüne serilmesi gerekir.

Ben senin deliliğin ile başlayacağım, oturuş ile değil. Ben senin deliliğine izin vereceğim. Eğer çılgınca dans edecek olursan, içinde tam tersi gerçekleşir. Çılgın bir dans ile, içinde varolan sessiz bir noktanın varlığını fark edersin; sessizce oturduğunda ise, deliliğinin farkına varırsın. Farkındalığın eşiği her zaman tam zıt olandır.

Senin çılgınca, kaotik olarak dansetmenle, ağlaman, kaotik nefes alıp verişinle, ben senin deliliğine izin vermiş oluyorum. O zamandır ki sen, çeperindeki deliliğin zıddı olan içindeki fark edilmesi daha zor sessiz ve kıpırtısız bir noktayı ayırt edersin. Son derece mutlu, huzurlu hissedeceksin; merkezinde içsel bir sessizlik vardır. Fakat sadece oturacak olursan, o zaman içerideki delinin tekidir. Dışında sessizsindir ama içinde bir delisindir.

Eğer aktif, pozitif, canlı, hareketli bir şeyle başlayacak olursan daha iyidir. O zaman içsel bir dinginliğin gelişmeye başladığını hissedersin. O geliştikçe oturuş, yatış gibi daha çok sessiz meditasyon mümkün hale gelmeye başlar. Ancak, o zamana kadar her şey farklı, tamamen farklı hale gelir.

Hareketle, eylemle başlayan bir meditasyon tekniği sana başka yönlerden de yardımcı olur. O bir boşalıma dönüşür. Sen sadece oturduğunda engellenmiş olursun; zihnin hareket etmek isterken sen oturmaktasındır. Tüm kasların ve tüm sinir sistemin kasılır. Sen doğal olmayan bir şeyi kendini zorlayarak yapmaya çalışırsın. Sonra da kendini zorlayan ve zorlanmaya maruz kalan olarak ikiye bölersin. Ve aslında baskıya ve zorlanmaya maruz kalan kısmın daha gerçek olanıdır. O kısmın, zihninin baskıcı kısmından daha büyük olanıdır ve büyük olanın kazanması kesindir.

Baskı altına alınan, dışa atılmalıdır, bastırılmamalıdır. O, içinde birikim yaratmış olmalıdır çünkü sürekli bir biçimde onu baskılamaktasın. Tüm yetiştirilme tarzları, medeniyet, eğitim sistemi baskıcıdır. Bastırdığın bir çok şeyden kolaylıkla kurtulman farklı bir eğitim; çok daha bilinçli bir eğitim ve daha fazla farkındalığa sahip anne babalar ile mümkün olabilirdi. Zihnin içsel mekanizmalarının bilincinde olan bir kültür, bir çok şeyi atıp kurtulmana izin verirdi. Örneğin, bir çocuk kızgınken biz ona “kızgın olma” deriz. O da kızgınlığını bastırmaya başlar. Böyle böyle anlık olan şeyler sürekli hale dönüşür. Artık kızgın davranmayacak ama kızgın kalacaktır. Geçmişteki bu anlık şeylerden, çok miktarda kızgınlığı içimizde biriktirmiş olduk. Kızgınlık bastırılmadığı sürece hiç kimse sürekli kızgın kalamaz. Kızgınlık gelip giden anlık bir şeydir; ifade edildiğinde, artık kızgın değilsindir. Dolayısıyla, ben çocuğun çok daha özgürce kızmasına için vereceğim. Kız ama en sonuna kadar. Bastırma.

Elbette sorunlar olacaktır. Sana “kız” denince gidip “birisine” kızacaksın. Fakat bir çocuğu şekillendirebilirsin. Ona bir yastık verilip “Bu yastığa kızabilirsin. Ona şiddet uygulayabilirsin,” denilebilir. Çocuk ta en başından kızgınlığını yönlendirebileceği bir şekilde yetiştirilebilir. Kızgınlığı geçene kadar fırlatabileceği bir nesne verilebilir. Dakikalar, saniyeler içinde kızgınlık kaybolmuş olacak ve herhangi bir kızgınlık birikimi olmayacaktır.

Kızgınlık, seks, şiddet, hırs — her şeyi biriktirmiş durumdasın. Artık bu birikimler içinde çılgınlığa dönüşmüş durumda. Onlar orada, içinde. Örneğin yalnızca oturmaktan ibaret gibi gözüken, baskılayıcı bir meditasyon yöntemiyle başlayacak olursan, bu çılgınlığın tümünü bastırıyor ve onların açığa çıkmasına izin vermiyorsundur. Bu nedenledir ki ben bir boşalım ile başlayacağım. Öncelikle bastırılmış duygularının havaya karışmasına izin ver. Ve kızgınlığını havaya fırlatabildiğinde, olgunlaşmış olacaksın.

Şayet ben tek başıma sevemiyorsam, eğer yalnızca sevdiğim birisini sevebiliyorsam, o zaman ben henüz olgun birisi değilimdir. O zaman sevebilmek için bile birisine bağımlıyım demektir. Böyle bir sevgi, son derece yüzeyseldir. O, benim doğal bir parçam değildir. Odada yalnızsam seviyor olduğum söylenemez, dolayısıyla da, sevmenin niteliği derinlere inmemiştir; varlığımın bir parçası haline gelmemiştir.

Bağımlılıklarından kurtulduğun oranda olgunlaşmış olacaksın. Yalnızken kızabiliyorsan, daha çok olgunsun demektir. Kızmak için bir nesneye ihtiyacın yok. Öyleyse benim boşalımla başlamam bir zorunluluktur. Neye kızdığının farkında olmadan her şeyi göğe, açık boşluğa fırlatmak durumundasın.

Kızmak isteyebileceğin birisi olmadan kız. Herhangi bir neden yokken ağla. Gül, sadece gül, üzerinde gülünecek hiçbir şey yokken. Ancak o zaman tüm birikmiş şeyleri atabilirsin. Hepsini öylece atabilirsin! Ve bir kez yöntemini bulduğunda, tüm geçmişin ağırlığından kurtuldun demektir.

Saniyeler içerisinde tüm yaşamının — hatta yaşamlarının ağırlığından kurtulmuş olabilirsin. Eğer her şeyi atmaya hazırsan, çılgınlığının açığa çıkmasına izin verirsen, saniyeler içerisinde en derin temizliği yaparsın. Safsın artık; diri, masum. Şimdi, bu masumiyetinle, oturarak — yada yere uzanma veya başka bir şey — meditasyon yapılabilirsin çünkü artık içinde oturmanı rahatsız edecek çılgın barınmıyor.

İlk şey temizlenme — bir boşalma olmalıdır. Aksi takdirde, sadece nefes çalışmaları, öylece oturma veya asanas — yoga pozisyonları — ile bir şeyleri bastırmış olursun. Herşeyin dışarı atılmasına izin verdiğinde, çok garip bir şey olur: oturma da asanas da ortaya çıkıverir. Kendiliğinden gerçekleşecektir bu.

Boşalım ile başla ki, o zaman içinde iyi bir şeyler yeşerebilsin. O, tümden farklı olacaktır; farklı bir niteliğe, farklı tarzda bir güzelliğe sahip olacaktır. Kendine has olacaktır. Sessizlik sana geldiğinde, üzerine yağdığında yanlış bir şey olmayacaktır. Onu sen yeşertmeye çalışmadın. O senin kapını çalar; başına gelir. Aynen, bir annenin karnında bebeğinin gelişmekte olduğunu hissetmesi gibi, onun içinde büyüdüğünü hissetmeye başlarsın.

Meditasyon kamplarını yönettiğim zamanlarda her öğleden sonra herkesin diğer kişilerin işini engellememek şartıyla hiçbir sınırlamanın olmadığı ve katılanların birlikte oturup her ne yapmak isterlerse yapmalarına izin verildiği bir yöntem uyguluyorduk. Bin kişinin birden her ne söylemek isterse söylediği, eğer ağlamak isterse ağladığı, gülmek istediğinde güldüğü… Öylesine eğlenceli bir manzaraydı ki! Hayal bile edemeyeceğin kişiler, ciddi insanlar böylesine aptalca şeyler yapıyorlar. Birisi yüzünü şekilden şekile sokup dilini olabildiğince dışarı çıkarıyor ve biliyorsun ki, bu adam bir polis komiseri.

Bir adamı unutamıyorum çünkü her gün tam önümde otururdu. Ahmedabad’lı çok zengin birisiydi ve tüm işi borsa ile ilgili olduğundan sürekli telefon başındaydı. Bu bir saatlik meditasyona başladıktan iki üç dakika sonra telefonu eline alırmış gibi yapardı. Numaraları çevirir ve “alo” derdi. Yüzündeki ifade sanki karşıdan cevap veriliyormuş gibiydi ve o da “satın al” derdi.

Bu, bir saat boyunca orayı burayı arayıp durmasıyla sürüp giderdi ve arada bir de bana bakıp gülümseyerek “Neler saçmalıyorum ben böyle!” derdi. Fakat ben kesinlikle ciddi kalmalıydım. Ona hiç gülmedim. Böylece o da yeniden telefonlar etmeye başlardı ve “Kimse beni dinlemiyor, herkes kendi işine kaptırmış kendisini,” diyordu. Bin kişi bir sürü şey yapıyor … ve tüm bu şeyler onların zihnini sürekli meşgul edip duruyordu. Bu, onlar için, tüm bunları dışarı çıkarmaları adına büyük bir fırsattı. Öylesine dramatikti ki!

Jayantibhai, Mount Abu’daki kampta görevliydi ve en yakın arkadaşlarından birisi tüm elbiselerini üzerinden çıkardı. Bu, beklenmedik bir şeydi! Jayantibhai benim yanımda durmaktaydı ve olanlara inanamadı. Bu adam son derece ciddi, zengin bir adamdı; bin kişinin önünde ne yapmaktaydı? Jayantibhai’ye ait olan ve benim de oraya binerek geldiğim arabayı itmeye başladı. Dağlardaydık ve biraz ileride üç yüz metrelik bir uçurum vardı ve o çırılçıplak, arabayı itiyordu.

Jayantibhai bana “Ne yapmak lazım?” diye sordu. “Bu adam arabamı parçalayacak ve ben bu adamın benim arabama karşı olabileceğini hiç aklıma bile getirmemiştim. Biz çok yakın arkadaşız.”

Ben de ona, “Sen de diğer taraftan it arabayı; aksi takdirde yapacak…” dedim.

O, arabayı durdururken arkadaşı da etrafta zıplayarak, “Yolumdan çekil! Bu arabadan her zaman nefret ettim,” dedi — çünkü kendisinin bir ithal otomobili yoktu ve Jayantibhai bu ithal otomobili benim için saklıyordu. Ben yılda üç yada dört kez Mount Abu’ya gidiyordum ve o da yalnızca benim için arabayı saklıyordu.

Arkadaşı içten içe bir ithal otomobili olmadığı için kıskançlık duyuyor olmalıydı. Sonra da durumu gören bir kaç kişi aceleyle yardıma geldi. Bir çok insanın ona engel olmaya çalıştığını görünce de tam benim önümdeki ağaca tırmandı. Çırılçıplak, ağacın üstünde oturdu ve ağacı sallamaya başladı. Bin kişinin üzerine ağaçla birlikte devrilme tehlikesi vardı. Jayantibhai bana “Şimdi ne yapmak lazım?” diye sordu.

Ben de ona; “O senin arkadaşın. Onu rahat bırak ve endişelenme. Sadece insanları kenara çek ve canı ne istiyorsa, bırak yapsın. Artık arabayı parçalamıyor. En kötü ihtimalle bir kaç yeri kırılır.” dedim.

İnsanlar uzaklaşınca o da durdu. Sessizce ağacın üzerinde oturdu. Meditasyon bittikten sonra hâlâ orada oturmaya devam ediyordu ve Jayantibhai, “Hadi, in artık aşağıya, meditasyon sana erdi.” dedi.

Uykudan uyanıyormuşçasına tüm çevreye bakındı ve kendisinin çırılçıplak olduğunu gördü! Ağaçtan aşağıya atlayıp hemen elbiselerine koştu ve “Bana ne oldu?” diye sordu. O gece yanıma geldi ve “Bu çok tehlikeli bir meditasyon! Kendimi ya da bir başkasını öldürmüş olabilirdim. Ben Jayantibhai’nin en iyi arkadaşıyım ve arabasını parçalamış olabilirdim. Ben hiç düşünmemiştim … ama kesinlikle bu fikir zihnimin bir yerinde varmış. Sizin her zaman onun arabasıyla geliyor olmanız düşüncesinden nefret ediyordum ve ayrıca onun ithal bir arabası olması düşüncesinden de; ama bunların tam da bilincinde değildim. Ve, ben o ağacın üzerinde ne yapıyordum öyle? İçimde çok fazla şiddet taşıyor olmalıyım ki, insanları öldürmeye kalktım.” dedi.

Bu meditasyon son derece yararlıydı. Bir saat içinde insanları öylesine rahatlatıyordu ki, bana, “Beynimizden ağır bir yük, yok olup gitmiş gibi geliyor. Biz zihnimizde taşıdığımız şeylerin farkında değilmişiz,” diyorlardı. Fakat onların farkına varmanın, onları sınırsızca ifade etmekten başka yolu yoktu.

Küçük bir deneme yapmak istedim ve insanlara devam etmelerini; bir süre sonra bir çok şey daha geleceğini ve bir gün de tümünün tükeneceği anın geleceğini söyledim. Yıkıcı olmamayı ve diğerlerini engellememeyi aklınızdan çıkarmayın. Ne istiyorsanız söyleyin, küfredin, bağırın; ne istiyorsanız, onu yapın — biriktirmiş olduğunuz şeyleri tüketin.

Meditation — The First and Last Freedom
St. Martins Press, USA